7 C
New York kenti
Perşembe, Nisan 3, 2025

Buy now

Sanatın ve zanaatın ortak evi: Aziz

Yavuz Ekinci’nin yeni romanı ‘Aziz’, hırslı bir sanat koleksiyonerinin hikâyesiyle sanatın kendisine odaklanıyor. Her okurun farklı bir özelliğini öne çıkarabileceği bir kurmaca evren sunan ‘Aziz’, doğrudan sanat ve sanatçı kavramları üzerine düşünmeye sevk ediyor okurunu.

Beyza Ertem/KitapSanat

Belki de Dünyanın Sonundayım’la birlikte Yavuz Ekinci külliyatının farklı bir yöne gideceği müjdelenmişti. İncelikli bir hazırlık sürecinin ürünü olan ‘Aziz’sa, bu müjdenin âdeta nesneleşmiş hali. Kitabın editörü olarak, dosyayı ilk görüntülediğim an, en az romanın kendisi kadar sıradışı bir çalışma sürecine adım attığımı söyleyebilirim.

‘Aziz’, her okurun farklı bir özelliğini keşfedeceği ve öne çıkarabileceği bir kurmaca evren. Benim içinse, onu özel kılan nitelikler arasında, farklı sanat kümelerinin birleşim noktasında konumlanması ve sanatın yolunu çatallandırması ayrı bir yerde duruyor. Groteske yaklaşan atmosferiyle, absürt pasajlarıyla, polisiyeden devraldığı tekniklerle örülü hikâyesiyle Aziz, doğrudan sanat ve sanatçı kavramları üzerine düşünmeye sevk ediyor okurunu.

Sanat ve zanaat birbirinden ayrılmadan evvel, örneğin resim ya da heykeli, yalnızca ‘resim’ ve ‘heykel’ olarak değerlendiren insanların sayısı çok azdı; bu tipte alımlayıcılar pekâlâ bir ‘seçkinler sınıfı’ olarak görülebilirdi. Hatta bir ‘uzmanlar kümesinin’ vücuda geldiği İtalya’da dahi 18. yüzyıla dek böyle bir yaklaşım bulunmuyordu. Bugün ise sözlük tanımlarında, sanatın karşılıkları arasında zanaat, zanaatın karşılıkları arasında da sanat yer alıyor. Oysa 18. yüzyıldaki kırılmadan evvel, techne/ars, marangozluğu ya da at terbiyeciliğini içine aldığı gibi, şairliği ya da heykelciliği de içine alıyordu. Bu kavramların işaret ettiği iki nitelik vardı: imal ve icra etme kabiliyeti. Sanatçılar yalnızca sanatçı değil, aynı zamanda zanaatçıydı; özellikle resim, heykel, müzik gibi alanlar ‘beceri’ olarak görüldüğünden, sanatçı ve zanaatçı benzer sosyal statüye sahipti. Deha ile kural, esin ile hüner, yenilik ile taklit, özgürlük ile hizmet aynı potada erimişti. 18. yüzyıldan itibaren, bahsi geçen niteliklerin kimisi sanatçıya, kimisi zanaatçıya atfedildi. Tahmin etmek zor olmasa gerek. Esin ve deha sanatçının; kurallar, taklit yeteneği, hizmet ve hatta ‘beceri’ zanaatçınındı artık.

‘Aziz’, hırslı bir sanat koleksiyonerinin hikâyesiyle işte bu ayrıma götürüyor okurunu. Resim değil, ‘sanat’ diyorum çünkü temelde resme değil, sanatın kendisine odaklanıyor. Romanın başkişisi Aziz Mirzade’nin en büyük keşfi olan ressam Timur’un, bilinmeyen vasiyet metni üzerine, intiharının onuncu yılında bir video-günlük yayınlanıyor ve ölümünden iki sene kadar evvel, Dante’nin ‘İlahi Komedya’ eserini yeniden yorumlayıp üç eser yarattığı, bu üç eseri tuvale değil, üç insanın sırtına dövme olarak nakşettiği ortaya çıkıyor. İşler gittikçe karışıyor, atılan düğümler adım adım çözülüyor: Aziz, ulaştığı insanları öldürecek midir, yoksa onları yaşatıp, sanat eserlerinin yok olup gitmesine izin mi verecektir? Ya sanat eseri ya insan.

Sanatçı ve koleksiyoner arasındaki gerilimi yansıtmakla ya da bir insanın sanat eseri karşısında durabileceği konumları irdelemekle kalmıyor ‘Aziz’, aynı zamanda sanatı ve zanaatı dövme sanatının evinde yeniden birbirine yaklaştırıyor. Üçlüyü oluşturan ‘Cennet’, ‘Cehennem’ ve ‘Araf’, hem modern sanatçıya hem de zanaatçıya atfedilen nitelikleri çizgilerinde barındırıyor; bir yandan da, âdeta insanlık tarihinin bir özetini sunuyor. Timur, malzeme ve teknikler üzerinde ustalık kazanmış olmasıyla zanaatçı; yalnızca belirli kurallara uymakla kalmayıp, deneme-yanılma yoluyla yenilikçi yöntemler geliştirmesiyle sanatçı kimliği kazanıyor. Ayrıca, sayfa tasarımında kullanılan desenler, daq (ya da deq) motifleri, Ekinci’nin yarattığı katıksız sanat dünyasına hizmet ediyor.

SON GİRİLEN İÇERİKLER