10 yılda yazıp 40 yayıncıdan red yediği ‘Shuggie Bain’in Booker’lı yazarı Douglas Stuart, yeni romanı ‘Genç Mungo’da yine İskoçya’yı, alkolik anne ve üç çocuğundan oluşan bir aileyi, yoksulluğu, şiddeti anlatıyor. Ama Stuart aynı kartları başka türlü karıştırmış, ortaya bambaşka güzellikte bir roman çıkmış.
ZEYNEP KARAARSLAN BAŞARAN/KitapSanat
Douglas Stuart, ‘Shuggie Bain’ ile 2020 yılında prestijli Booker ödülünü kazandığında, 43 yaşındaydı ve ‘Shuggie Bain’ ilk romanıydı. Üzerinde 10 yıldır çalıştığı eser daha önce 40 yayıncı tarafından reddedilmiş, üstüne üstlük tam da pandeminin ortasında yayımlanabilmişti.
Ama tüm bu olumsuzluklara rağmen, Stuart’ın beklediğine değdi. Alkolik bir anne ve çocuklarını anlatan bu melodram, Booker’a ek olarak neredeyse 40 farklı ödül daha kazandı, çok sevildi.
Bu büyük başarının ardından Stuart, bu sefer sadece iki yılda yazdığı ‘Genç Mungo’ ile hiç çekinmeden aynı sulara geri dönüyor. Gene İskoçya’yı, alkolik anne ve üç çocuğundan oluşan bir aileyi, yoksulluğu, şiddeti anlatıyor, gene çocukların en küçüğünün adını romanın başlığı olarak kullanıyor, gene bu çocukla annesi arasında özel bir bağ var. Ama Stuart aynı kartları başka türlü karıştırmış, ortaya bambaşka güzellikte bir roman çıkmış. Romanın peşinden gittiği soru şu: Koşulların insana kendi olma şansı tanımadığı, bağımlılığın, şiddetin, tahakkümün kol gezdiği bir dünyada, sevgi ve umut nasıl, neden, ne pahasına direnir?
Genç Mungo, özellikle abla Jodie ile kuvvetli bir kadın karakter sunsa da, esasen erkekliğin farklı hallerini gösteren bir diorama: Çocuk, ergen, yetişkin, heteroseksüel, homoseksüel, baba, oğul, sevgili, kardeş, arkadaş, çete üyesi, işçi, Protestan, Katolik,
toksik, savunmasız. Stuart kendi de bir röportajında romanının performatif erkeklik üzerine olduğuna değiniyor, “Genç erkekler beklentilerini düşürmeye zorlanıyor, cinselleştiriliyor ve şiddete yönlendiriliyor” diyor. Hakikaten de Stuart, en berbat davranışlarda bulunan erkek karakterlere bile, onları böyle davranmaya iten koşulları anlatma çabasıyla yaklaşıyor, bir bakıma kader kurbanı olduklarının altını çiziyor. Başka bir yazarın elinde ‘ucuz roman’ olabilecek malzeme, Stuart’ın hassas anlatımıyla değerleniyor.
‘Genç Mungo’ güçlü bir görsel dile sahip, hakikaten sinematografik. Özellikle romana gerilim öğesi katan ‘loch’ (göl) kısımlarındaki doğa tasvirleri olay örgüsüne dehşet veren bir tezat yaratıyor. Bu tasvirler, ana karakter Mungo tüm çirkinliklerin içinde güzellikleri görmekte direndikçe,
Mungo’nun içinde debelendiği trajediyi daha belirginleştiriyor. Romanda altı çizilen bir diğer duyu da dokunma duyusu, dokunmanın hayatiyeti. Üzüntü, korku, kaygı hissederken dokunmanın nasıl avuttuğu, bu avunmayı bazen nasıl marazi bir şekilde aradığımız … Yün bir kazağın dalamasındaki teselliden, uzaktan kumandanın plastiğini dişleme ihtiyacına, ilk aşkın ilk dokunuşlarından, Mungo’nun sızmış annesine sarıldığında hissettiği gevşemeye, her bir dokunma anı okuyucuyu o anın içine tamamen almak için bir imkân olarak değerlendiriliyor. Mungo’nun yüzündeki tik ve hemen herkesin bu tikten ötürü Mungo’nun yüzüne dokunmaya yeltenmesi roman boyunca tekrar eden bir motif, Stuart’ın dokunmayı romanda ne denli merkeze aldığının en belirgin örneği. ‘Genç Mungo’, aynı zamanda bir ‘ilk aşk’ romanı olduğu için, bu tercih daha da anlamlı.
Yasak aşk, Glasgow’un kasveti, Thatcher döneminde işleri ellerinden kayıp giden işçi sınıfının isyanı… Tüm bu unsurlar ve fazlasıyla ‘Genç Mungo’ da tıpkı ‘Shuggie Bain’ gibi dört dörtlük bir İskoç arabeski. Ama tüm efkara, sise, pusa rağmen, sevgiyi, sevginin imkânsız olmadığını, görmeyi ve göstermeyi seçiyor. ‘Batsın bu dünya’ demiyor.